Yazılar
Halk arasinda ''Gidişik'' adı verilen hastalık, yalnız insanlarda
yaşayabilen ve gözle görülmeyen böceklerde bulaşan, çok kaşıntılı bir
hastalıktır.
İnsandan insana; aynı yatakta yatmak gibi uzun süreli temasla veya çarşaf,
çamaşır gibi ortak kullanılabilen eşyalarla bulaşabilir. İlk kez uyuz olanlarda
kaşıntı 20 - 30 gün sonra, daha önce geçirenlerde ise çok kısa sürede ortaya
çıkar.
Kaşıntının şiddeti, yaygınlığı, gece artması ve ailesel özelliği çok tipiktir.
El parmak araları, dirsekler, karın, kalça, cinsel organlar, memeler en çok
yerleştiği bölgelerdir. Yoğun kaşıntı izleri ve az sayıda böceğin kazdığı
tüneller görelbilir.
Aşırı kaşıntı, mikrop kapmalara veya egzama gelişimine neden olabilir.
Bebeklerde ve bağışıklık sistemi zayıf olan kimselerde, normalde tutmadığı
saçlı deri, avuç içi, ayak tabanı gibi alanlarda yerleşerek, daha şiddetli
olabilir. Her insanda hastalığa yakalanma olasılığı aynıdır; fakat, aynı ev
içerisinde çok sayıda insanın yaşadığı, yatılı misafirliğin sık olduğu
kesimlerde yayılma daha hızlı olur. Tedavisi çok zor olmasa da uğraştırıcıdır
ve titiz bir uygulama gerektirir.
Birinci ilke; bir kişinin hasta olduğu bir evde herkesin tedavi olması,
ikincisi ise bulaşma kaynaklarının dezenfeksiyonudur. Çamaşır ve çarşaflar
kaynatılabilir, kaynatılamayan eşyalar, kızgın ütüyle ütülenebilir veya bir
hafta insandan uzak kalacak şekilde, metal veya plastik bir kapta saklanarak;
insan dışında uzun süre yaşayamayan böceklerin ölmesi sağlanır. Uzun
araştırmalara karşın uyuzun iğne veya hap şeklinde, yaygın deyişle ''içten
kesecek'' bir tedavisi bulunamamıştır. Bu nedenle deriye sürülerek böcekleri
öldüren ilaçlar kullanılır. Uygulamada en önemli nokta, böceğin sevmediği baş
ve yüz dışında, ilaçların tüm vücuda önerilen aralıklarla sürülmesi ve tedavi süresi
içinde bölgenin, ilaçsız kalmamasıdır. Bu süre, ilaçlara göre 12 - 72 saat
olabilir. Önemli olan, erken dönemde doktora başvurup; hastalığı, çevreye
yayılmadan ve başka sorunlara neden olmadan denetim altına alabilmektir.
Uçuk, virüslerin etkisiyle oluşan, kızarık bir zeminde minik su
kabarcıkları şeklinde kendini gösteren, halk arasında çok iyi tanınan bir
hastalıktır. Halk arasında tanınmak bir yana hangi nedenle ortaya çıktığı
konusunda dahi yorumlar hemen yapılır: ''Kötü bir rüya görmüşsündür.'',
''Korktun mu?'', ''Güneşte çok kalmayaydın.'', veya ''Kız, yine malum zamanın
mı?'' gibi. Bu yorumlarda kısmen gerçek payı da vardır. Genellikle bebeklik
yaşında bulaşan virüsler, vücutta yerleşir ve direncin düştüğü uygun zamanları
kollarlar.
Yukarıdaki örneklerin hepsi geçerli olmasa da, organizmanın direncini düşüren
ateşli hastalık, aşırı yorgunluk, aşı sonrası, stres vb. durumlarda hastalık
halinde karşımıza çıkar. Genellikle ilk bulaşmada belirti olmaz, ancak yüz
kişide bir ilk bulaşma belirtileri görülür, çok şiddetli ve uzun sürelidirler.
Yineleyen uçuklarda yineleme sıklığı, kişilere göre değişir. Bazılarında yılda
bir - iki kez çıkarken bazılarında ayda bir - iki kez olabilir. En sık ağız
kenarında görülmekle birlikte ağız içinden, parmak ucuna kadar her yerde
görülebilir. Tedavi edilmezse beş ila yedi günde kendiliğinden geçer, fakat
kaşıntı ve sızlama yaparak rahatsız edebilir. Genellikle seyrek görüldüğünde,
yalnızca belirti varken yerel ilaçlar uygulamak yeterli olur. Şiddetli ve sık
yineleyen şekillerde ise yerel tedavi yetmeyebilir ve ağız yollu ilaçlar da
eklenir. Çıkışını önlemek ise olanaksız gibidir, ancak aylarca ilaç
kullanılarak baskılanabilir ve sıklığı azaltılabilir. Basit uçuk hastalığının
bir de kırmızı noktalı tipi vardır. Cinsel ilişkiyle bulaşan ve doğal olarak
cinsel organlarda görülen bu tipte (Herpes Genitalis) genel özellikler,
diğerine çok benzer. Bu tip uçuk, AIDS'in zuhurundan önce en çok dedikodusu
yapılan ve ayrılıklara neden olan zührevi hastalık olma özelliğini
taşımaktaydı. Bugün ise sıradan bir hastalık durumuna düşmüştür. Tedavi de
benzer şekilde yapılır ve benzer şekilde etkisi zayıftır. Bu nedenle korunma
ön planda gelir.
Tırnaklar, parmak uçlarını zedelenmeden koruyan, tutmayı kolaylaştıran
deri ekleridir. Bütün bu işleri yapabilmek için tırnaklar, deriden gelişirken
sert boynuzsu bir durum alırlar. Bu sert boynuzsu kısma ''Tırnak Plağı'' adı
verilir. Bu plak yarı saydam olup, altındaki olayları görmemize kısmen izin
verir. Görünen pembe renk, plağın altındaki tırnak yatağına aittir.
Tırnakların şekli kişilere göre değişmekle birlikte, genellikle oval veya
üçenimsi şekillerdedir. Tırnakların parmağın ucuna bakan kısmı serbesttir, iki
yan ve dip kısımlarından deriye tutunmuştur. Ayrıca bütün tırnak plağı
altındaki tırnak yatağına çok sıkı bir şekilde yapışıktır. Yerinden ayrılmaya
çalışılırsa çok acı verir, bu nedenle de ''tırnak sökmek'' acı vermenin, eziyet
etmenin simgelerinden biridir. Tırnakların yapımı, deriye bağlandıkları dip
kısmın arkasında gerçekleşir ve tırnaklar bu dip kısımlarından uzarlar.
Tırnakların uzaması saçlar gibi dönemsel değildir. Kesintisiz olarak ömür boyu
sürer. El tırnakları ayak tırnaklarından daha hızlı uzar. El tırnaklarının tam
yenilenmesi 3 - 4 ayda, ayak tırnaklarınınki 6 - 8 ayda olur. Tırnak yiyenlerin
tırnakları, sökülen veya düşen tırnaklar ile hamilelerin tırnakları daha hızlı
uzar. Bazı vitaminlerin eksikliği, aşırı yorgunluk, aşırı zayıflık, beslenme
bozuklukları, bazı süregen hastalıklar ve bazı ilaç zehirlenmeleri tırnak
uzamasını yavaşlatabilir.
Sağlıklı bir tırnak; parlak, pürüzsüz yüzeyli, esnek ve dış etkenlere
dirençlidir. Vücuttaki değişik hastalıklar, fiziksel etkenler, ilaçlar,
doğrudan tırnakları tutan hastalıklar, tırnaklarda bozukluğa neden olurlar.
Tırnaklardaki bu bozukluklar hem estetik kusur oluşturur, hem de tırnakların
işlevlerini bozar. Tırnakların renk değişiklikleri çok önemlidir ve hastalık
belirtisi olarak ele alınmalıdır. En sık görülen renk değişikliği
beyazlaşmadır. Beyazlaşmaların hesin nedeni belli olmamakla birlikte; manikür
sırasındaki zedelenmeler, bazı mantar hastalıkları, bazı genel hastalıklar,
bazı ilaçlar veya kimyasal maddeler, bazı vitamin eksiklikleri neden olabilir.
Sarı renk; bazı mantar hastalıkları, bazı ilaçlar veya tırnaklara yerleşen bazı
boyalarla ilgili olabilir. Turuncumsu renk daha çok sedef hastalığında görülür.
Sürekli sigara içimi de tırnaklarda sarı - esmer renklenmeye neden olur. Koyu
renkler değişik tonlarda olabilir. Gri - esmer ve kahverengi renkler,
kalınlaşmanın olduğu durumlarda sık görülür. Kalınlaşma olmaksızın bu renkler
görüldüğünde; mantar hastalıkları, bazı bakterilerin yaptığı bozukluklar,
dıştan temasla tırnağa yerleşen boyalar akla gelmelidir. Bazı hormonal nedenler
de olabilir. Mavi - siyah renk de ilaçlarla ortaya çıkabilir. Eğer siyah (veya
siyaha yakın) leke sınırlı bir alanı tutuyorsa, ilk önce tırnak altı kanamaları
akla gelir. Fakat aynı zamanda ''Melanoma'' adlı çok tehlikeli bir kanser
türünün de habercisi olabilir. Leke, tırnakla beraber ileri gidiyorsa
kanamadır. Boyuna çizgiler halindeki siyah lekeler, sıklıkla ilaçlara bağlı
görülür. Fakat tırnak altındaki bir ben veya ''Melanoma''nın belirtisi de
olabilir.
Tırnak uçlarındaki küçük, siyah çizgiler ise yüzeysel kanamalara bağlıdır. En
çok zedelenmelerle oluşur. Bunun yanısıra sedef hastalığı ve başka bazı
hastalıklarda da görülebilir.
Tırnaklarda en sık görülen bozukluklardan bir tanesi, tırnakların kalınlaşıp,
kabalaşmasıdır. Tırnak, kalınlığın yanısıra; sert kuru, gevrek, kolay
parçalanır bir haldedir, esnekliğini kaybetmiştir. Tırnağın rengi de sarı-esmer,
kahverengi bir görünüm alır. Bu tür değişikliklerin nedeni daha çok tırnakları
tutan mantar hastalıklarıdır (Onikomikoz). Uzun süren ayak mantar hastalıkları
sonucu bulaşma olabilir veya ortak kullanılan törpü, tırnak makası gibi
tırnaklarda zedelenmeye yol açabilecek aletlerle bulaşır. Kalınlaşma ayak
tırnaklarındaysa ayakkabı giymeyi dahi zorlaştırabilir ve ağrı yapabilir. Sedef
hastalığı tırnaklara yerleştiğinde, diğer belirtilerin yanı sıra, mantar
hastalığını çok andıran bir kalınlaşma da yapar ve ayırımı çok zor olabilir.
Renk farklılıkları bazen ayırdettirici olursa da; mantarların, laboratuvarda
test ettirilmesi en sağlıklısıdır. İleri yaşlardaki kişilerde, dolaşım
bozuklukluğuna bağlı olarak, benzer tipte kalınlaşmalar görülebilir. Üzerinde belirgin
boyuna çizgiler de vardır. Ayrıca bazı kalıtsal bozukluklarda da tırnak
kalınlaşmaları görülebilir. Tırnak plağının yatağından ayrılması, yani tırnak
plağıyla tırnak yatağı arasında bir boşluk oluşması da sık görülen bir
durumdur. Başta sürekli bulaşık ve çamaşır yıkamak olmak üzere; ev işleri,
hamur yoğurma, macun ve kil yoğurma, çiğ köfte yoğurma kolaylaştırıcı
nedenlerdendir. Boşluk, serbest uçtan başlar ve içerisine dolan kirlerden
dolayı koyu renkli görülür. Bu kirlerin temizlenmesi için sivri ve sert bir
cisim kullanılması, boşluğun daha derinleşmesine yol açar ve bu boşluğa bakteri
ve mantarlar da yerleşebilir. Ayrıca sedef hastalığı, mantar hastalıkları,
egzamalar, bazı ilaçlar ve genel hastalıklar da bu boşluklara neden olabilir.
Tırnak batmaları, genellikle dar ayakkabıların baskısına bağlı olarak ortaya
çıkarlar ve ayak baş parmaklarında görülürler. Baş parmak tırnaklarının çok
dipten kesilmesi de batmayı kolaylaştırır. Tırnakların kısa kesilen yan
kenarları, deri içerisine doğru ilerler ve bu alanda; önce ağrı, sonra
iltihaplanma ve daha sonra da bu bölgede et parçası gibi anormal bir doku
gelişmesine yol açar. Bunu önlemek için, geniş ayakkabılar giyilip, tırnak
uçları uzunca tutulmalıdır.
Tırnak çevresi iltihaplanması (Dolama), zedelenme sonucu bakterilerin ve uzun
sürerse mantarların devreye girmesiyle oluşur. Ev işleri, sık ıslanma ve
kuruma, manikürde zedelenme, kolaylaştırıcı nedenlerdir. Şişme, kızarma ve
cerahatlenme görülür. Zedelenmeden korunması, özellikle manikürde dikkatli olunması
ve ev işlerinde eldiven kullanılması önemlidir.
Son olarak, tırnakların korunma ve bakımları için birkaç öneri:
.
Su, sabun, deterjanla yapılacak işlerde muhakkak eldiven kullanılmalıdır.
· Her yıkamadan sonra tırnaklar da, ellerle birlikte, iyice kurulanmalı ve
koruyucu kremler sürülmelidir.
· Tırnak altında biriken kirler, yumuşak bir firça ve sabunlu suyla
temizlenmelidir.
· Sıkı, sert ayakkabılardan kaçınmak gerekir.
· Yağlı cila sökücüler, daha az hasar yapar.
· Tırnak cilaları zararlı değillerdir, hatta tırnak direncini %5 kadar
arttırırlar.
Takma tırnakların çok sıkı yapıştırılması ve uzun süre kalması, ciddi hasara
yol açabilir.
Hastalığın bir doğu kökeni olmakla birlikte, doğuyla batının sınırı çok
net olmadığı için, her ulus kendinden daha doğudan bir isim yakıştırmıştır.
Antep Çıbanı, Halep Çıbanı, Delhi Çıbanı gibi isimlerle de anılmaktadır. Orta
ve Güney Amerika, Avrupa, Afrika, Asya yaygın olduğu alanlardır. Ülkemizde de
geleneksel olarak şark çıbanı izleri, doğu kökenli yurttaşlarımızın ''alamet-i
farikası'' gibidir. Fakat son zamanlarda ulaşımın kolaylaşması, turizmin
gelişmesi, hem insanların hem de hastalığı taşıyan böceklerin bir yerden bir
yere gidişini, dolayısıyla hastalığın da görülebilme olasılığını arttırmış ve
bölgesellik özelliğini azaltmıştır.
Hastalığı yapan parazit (Layşmanya Tropika) bir hücreli bir hayvancık olup, ''Tatarcık''
adı verilen irice sineklerin ısırmasıyla bulaşır. Bu sinekler, hayvanları başka
insanlardan veya bazı kemirgenler, köpek, çakal, tilki gibi hayvanlardan alıp,
hiç bir ücret talep etmeksizin, emdiği kan karşılığında (boğaz tokluğuna)
insanlara taşır. Isırılan bölgede parazitin tipine ve hastanın direncine göre,
altı aydan bir kaç yıla kadar olabilen (genellikle bir yıl gibidir ve bu
nedenle ''Yıl Çıbanı'' adı da verilir) bir süre içerisinde iyileşir. Önce bir
kızartı, sonra yerinde bir yara ve kabuklanma oluşur, geçerken de çok
karakteristik izini bırakır. Tedavide erken davranılırsa iz bırakmadan iyileşme
şansı olabilir.
Sivilce ve ergenlik sivilcesi de denilen ''Akne'' adlı hastalık,
yaşamsal önemi olmamakla birlikte estetik açıdan önemli sorunlar yaratmakta,
hatta psikolojik bozukluklara da neden olmaktadır.
Konu hakkında öncelikle bilinmesi gereken, Akne'nin tedavi edilebilir bir
hastalık olduğu ve pek çok tedavi olanağımızın olduğudur. ''Sivilce iyileşmez''
önyargısı hastayı umutsuzluğa, hekimi başarısızlığa ???ürecektir. Başarı ise
uzun vadeye yayılmış iyi bir hasta-hekim diyaloğu ile olur. Hastalığın nedeni
kesin belli olmamakla birlikte yağ bezlerinin irileşmesi ve anormal çalışması
temel bozukluk olup, yağ bezleri ağzındaki bakterilerin dolaylı bir katkısı
vardır; yağ bezlerinin çalışmasındaki bozukluğun nedeni ise henüz kesinliğe kavuşmamıştır.
Hormonlar sınırlı bir ölçüde etkilidir. Buna karşılık, yiyeceklele (kuruyemiş,
kola, kızartma vb.) hiçbir ilgisi yoktur. Karaciğerin bu konudaki suçsuzluğu
kanıtlarıyla belgelenmiştir. Psikolojik faktörlerle ilişkisi ise tavuk-yumurta
ilişkisi gibi olup, kimin neden, kimin sonuç olduğu belli değildir. Makyajın
etkisi ise abartıldığı kadar fazla olmayıp, yalnızca yağlı ürünler, arttırıcı
etki yapar.
Sivilcelerin başlangıç yaşı 13-15 arasıdır. Zaman içinde kendiliğinden geriler
fakat, gerileme yaşı kişiden kişiye değişir ve bazılarında 35 yaşına kadar
uzayabilir.
Yüzün dışında sırt ve göğüs diğer yerleşim alanlarıdır. Erken belirtiler siyah
noktalar olup, kırmızımsı kabartılar, cerahatli oluşumlar ve daha şiddetli
olgularda derin kistler görülür. Derin yerleşmiş alanlarda iz kalma şansı
fazladır ve daha inatçıdırlar. Tedavide hastanın da, hekimin de başarıya
inanması ve gerekli direnci göstermesi ön koşuldur. Hastanın tedaviden ne
bekleyeceğini bilmesi gereklidir. Çünkü Akne yavaş iyileşir, tedaviyle ikinci
ayın sonunda %30-40, altı ayın sonunda %80-90 iyileşme beklenir. Tedavinin
bitiminden sonra ise uzun aralıklı takiplerle bir idame tedavisi düzenlenerek
tekrarlamalar önlenir. Zaman zaman ağız yoluyla alınan ilaçlara başvurulsa da,
temel tedavi yerel ilaçlarla olur. Bakterileri baskılayan ilaçlar ve soyucu
ilaçlar tedavinin aslını oluşturur. Tedavide amaçlanan, en az yan etkiyle en
iyi sonucu almaktır. Sonuç almakta zorlanılırsa, kademe kademe yeni tedaviler
denenir. Aknenin tipi ve şiddetine göre doktor tedaviyi düzenleyecektir. Tedavi
sırasında deride bazı tahriş belirtileri, yani kızarma, kepeklenme ve soyulma
gibi yan etkiler olabilir. Bunlar geçici olup tedavi sürdürüldükçe azalacaktır.
Eğer doktorunuza güvenir ve sonuç alınacağına inanırsanız, sivilceli dolaşmanız
için hiçbir neden yoktur.
Bu siğilleri okutsak da mı saklasak. Okutmasak da mı yasaklasak. Diğer
bütün tedavi seçenekleri gibi siğilleri okutmak veya yasaklamak da sonuçları
kesin olmayan ve tıbbi tedavi yöntemlerinden farklı olarak bilimsel olmaktan
uzak tedavi yöntemleridir.
Sözü edilen siğiller ise halk arasında çok iyi tanınan ve sık rastlanılan,
sıradan bir hastalıktır. Bulaşma ve yayılma özellikleri ve zor tedavi
edilmeleriyle gündemdeki yerlerini hep korurlar. Siğiller, virüslerin etkisiyle
oluşan küçük tümörümsü belirtilerdir. Oluşumlarında kurbağaların rolü olup
olmadığı konusunda yeterli kanıt bulunamadığı için kurbağalar
salıverilmişlerdir. Ayrıca bu hastalığa halk arasında niye ''Tavuk G...''
dendiği konusunda elimizde hiç bir bilgi yoktur ve tavuklar da bu konuda
suçsuzdurlar. Siğiller, kişiden kişiye doğrudan veya çıplak ayakla basılan
zemin, daha az olarak da eşyalar aracılığıyla bulaşabilirler. Bunun yanı sıra
aynı kişide var olan bir siğilden başka alanlara da bulaşma olabilir.
Zedelenmiş deriye daha kolay bulaşır. Özellikle, siğillerin üzerleri
kopartılır, kanatılırsa bulaşma çok daha kolay olur. Eğer ısırılırsa ağız
içerisine dahi bulaşabilir. En iyi tanınan şekli, ellerde, kollarda yerleşen
şeklidir ve esmer, kabarık, sert çıkıntılar halindedir. Avuç içi ve ayak
tabanında çıkıntıları az olup, derine doğru gelişirler ve ağrılıdırlar,
nasırlarla çok karışırlar. Yüzde yassı, ince, esmer kabartılar halinde veya
yine yüzde ve bazen de boyunda fırça gibi olabilirler. Bir de cinsel ilişkiyle
bulaşan ve özellikle de cinsel organlar ve çevresinde yuvarlak, esmer, yumuşak
kitleler şeklinde yerleşen özel tipleri vardır. Tedavide doğrudan virüsleri
öldürme olanağı olmadığı için var olan belirtiler yok edilse bile yinelenmeleri
önelenemez. Elektrik akımıyla yakarak veya soğuk uygulamayla dondurarak yıkıma
uğratma yöntemleri genellikle başarılıdır, fakat biraz can yakar ve iz kalır.
Yineleme ve yayılma tehlikesini artırabileceği gerekçesiyle cerrahi girişim hiç
önerilmez. Bazı asitli ilaçlar veya kanser ilacı tipi ilaçlar sabırla ve
istikrarlı kullanıldığında yararlı olabilmektedir. Hastalığın kendiliğinden
geçebilme özelliği de vardır ve bu özellik çocuklarda çok fazladır. Ağız içi ve
cinsel organlar yerleşimi dışındakilerde, eğer ağrı ve yayılma eğilimi de yoksa
kendiliğinden iyileşme beklenebilir. Her türlü telkin yöntemi, eğer kişi
yapılan işlemle iyi olacağına inanırsa, etkili olabilir. Telkinin bağışıklık
sistemini harekete geçirdiği düşünülmektedir. Çalınmış pirinç basma gibi
törenler, okutma, boyalı su verme vb. yöntemler olabilir.
Sedef Hastalığı (Psoriasis), deri hastalıkları arasında dedikodusu en
çok yapılanlarındandır. Halk arasında sürekli ''Sedef'' sohbetleri ve
birbirlerine tedavi veya şifalı yerler ve bitkiler önermeler sık görülür.
Sürekli gündemde oluşunun nedeni, bazen çok göz önüne çıkabilen ve göze batan
belirtileri ve tedavisindeki zorluklardır. ''Sedef'' adını almasına neden olan
tipik belirtileri; pembe - kırmızı, hafif kabarık bir zemin üzerinde yerleşik
olan, beyaz, irice, parlak ve kuru kepeklerdir. Bu belirtiler 1 - 2 mm.'den 30
- 40 cm.'ye kadar büyüklükte, çok değişik şekillerde ve bir veya daha fazla
sayıda olabilir. Ender olarak vücudun çok geniş alanlarını kaplayan tipleri de
vardır. Çocuklarda daha az görülür. Tipik belirtiler daha çok gövde, kollar ve
bacaklarda görülür ve bunlar doktor olmayanlar tarafından dahi çok kolayca
tanınırlar. Saçlı deride, avuç içinde, ayak tabanında, büklüm yerlerinde
yerleşenler ise mantar hastalığı, egzama ve benzeri başka hastalıkları çok
taklit ederler ve bazen doktorlar dahi bunları ayırd edemeyebilirler. Ancak
deri hastalıkları uzmanlarının bu konudaki deneyimleri tanı için yeterli
olacaktır. Tırnaklarda da yerleşebilir ve yalnızca tırnakta dahi görülebilir.
Tırnakta kalınlaşma, renk değişikliği, çukucuklar görülebilir.
Hastalığın kesin nedeni belli değildir. Kalıtımın %60 - 70 oranında geçerli
olduğu kabul edilir. Kalıtıma bağlı olsun ya da olmasın, hastalığa yatkın bir
zemin vardır ve çevre faktörleri de bu zemin üzerinde etkili olur. Bu faktörler
arasında en iyi bilinenler psikolojik olanlarıdır. Ani şoklar, sıkıntı,
gerginlik, sevgi eksikliği, anne - çocuk ilişkisi bozuklukları önemli
tetikleyici faktörler olup; hastalığı başlatabilir veya alevlendirebilir. Diş
çürüğü, bademcik iltihabı, idrar yolları iltihabı gibi mikrobik odaklar ve
sürtme, çarpma, kaşıma gibi zedelemeler de tetikleyici etki yapabilir. Bunların
dışında bilinen ciddi bir tetikleyici yoktur. Hastalığın karaciğer veya başka
bir organla ilgisi olmadığı gibi, yenilen yiyeceklerle de hiçbir ilgisi yoktur,
fakat çok canı çekip de yenilemeyen yiyeceklerin etkili olma olasılığı daha
fazladır.
Sedef hastalığının tedavisinde, hastalığın nedeni bilinmediği ve neden yönelik
tedavi yapılmadığı için köklü çözüm getirip hastalığı ortadan kaldıracak bir
yöntem ve olanak yoktur. Fakat var olan belirtiler tedavi edilir ve yenilerin
çıkmasını önlemek için gereken önlemler yeterince alınırsa, uzun süre
belirtisiz kalınan dönemler sağlanabilir. Tedavide amaç en az yan etki ile
olabilecek en iyi iyileşmeleri elde etmek ve iyilik halini uzun süre
sürdürebilmektir. Hastalığın , her hastaya uyabilen tedavi şekilleri yoktur.
Hekim, her hasta için uygun olan tedaviyi ayrı ayrı belirleyecektir. Önemli
olan hastayla hekimin karşılıklı güven ve uyumlarıdır. Hastanın her şeyden önce
iyileşmeyi istemesi ve tedaviye uyum göstermesi gerekir. Tedaviler hakkındaki
tereddütlerini de hekimine danışmalı, kulaktan dolma bilgi veya komşu
önerileriyle yorum yapmamalı ve tedaviyi bırakmamalıdır. Var olan belirtileri
tedavi etmek için yan etkileri daha az olan, yerel uygulanan (deriye dıştan
sürülen) ilaçlardan başlanılır. Bu uygulamalarda önce kepek dökücü ilaçlarla
yüzey temizlenir ve diğer ilaçların etkinliği arttırılır. Değişik 4 - 5 çeşit
yerel uygulama vardır ve genellikle 20 -30 gün içerisinde güzel sonuçlar
alınır. Belirtilerin çok yaygın olduğu durumlarda ultraviyole ışını ile özel
tedaviler uygulanır (UVB, PUVA, vb.). Bu tedavilerde de bir aydan sonra sonuç
görülmeye başlanır ve ülkemizde en az 15 yıldır uygulanmaktadır. Doğal gün
ışığı da değişik şekillerde yararlı olmaktadır. Çok inatçı ve ağır tiplerinde
yan etkiler göze alınarak çok iyi bir takiple ağız yolu veya iğne şeklinde
tedaviler devreye sokulur. Hangi tedavi uygulanırsa uygulansın tetikleyici
etkenler de aradan çıkartılmaya çalışılır. Tedavinin başlangıcından itibaren
hastanın bir psikiyatrist denetimine alınması, sonucu çok etkiler ve tekrarları
azaltır. Banyolardan sonra sürekli nemlendiriciler kullanılıp, derinin kuruma,
kaşıntı ve zedelenmesi, dolayısıyla yinelemeler önlenmeye çalışılır. Sedef
hastalığı sık tekrarlama eğiliminde olduğu için, hastaların da arayışları çok
olacaktır. Tıp dışı tedaviler, kutsal ve şifalı sayılan yerler bu seçenekler
arasındadır. Sedef hastalığı, psikolojik kökeni nedeniyle telkine çok yatkın
bir hastalıktır ve hasta yapılan işleme inanmasına paralel olarak bu tür
işlemlerden etkilenebilir. Bu yönüyle hastaların sömürülmesine de çok
yatkındır. Belli bölgelerde sedef tedavisi konusunda ünlü yerler ve buralara sedef
turizmi de vardır. İsrail'de Lut Gölü, ülkemizde Kangal Balıklı kaplıcası bu
tip alanlardandır. Bu gibi alanların hiçbir tedavi edici özellikleri yoktur.
Buradaki etkilenmeler önemli ölçüde psikolojiktir. Kişiler, şöhretini
duydukları bir yere etkilenmeye hazır giderler, burada ortamlarından ve
stresten uzak kalırlar, ayrıca aynı soruna sahip kişilerle oluşan dertleşme
ortamı da doğal bir grup tedavisi oluşturacaktır. Güneş ışığı ve mineralli
sular ise hemen hemen her yerde aynıdır. Hele hele içinde ne olduğu bilinmeyen
halk işi tedavilere hiç yönelinmemeli; çözüm bir deri hastalıkları uzmanında
aranmalıdır.
Derinin de vücudun diğer organları gibi iyi ve kötü huylu olmak üzere
tümörleri vardır ve maalesef bu tümörlerin görülme sıklığı her geçen gün artmaktadır.
Deri kanserlerini melanomlar ve epiteliomalar olmak üzere kabaca iki sınıfta
toplayabiliriz. Bu tümörlerden,insan yaşamını etkilemesi açısından, önemle
üzerinde durulması gereken Malign Melanomlardır (M.M.). Dünyada her yıl 25
000-30 000 arasında yeni M.M. olgusuna rastlandığı tahmin edilmekte ve bu sayı
giderek artmaktadır. Bu kansere bağlı ölüm oranı erken tanı ve tedavi ile
oldukça azalmaktadır. Ancak ihmal veya klinik olarak geç tanı konulması bu
oranları düşürebilmektedir.
NE ZAMAN KUŞKULANILMALI ?
Her insanın vücudunda ben olabilir ancak bunların hepsini M.M. olarak düşünmek
doğru değildir. Vücutta mevcut benlerde ani bir değişiklik (büyüme, kanama,
renk değişikliği ve kaşıntı gibi) olduğunda veya ortada hiç olmayan bir renkli
oluşumun hızla oluştuğu farkedilirse, bunların erkenden biyopsi yapılıp
değerlendirilmesi gerekir. Asimetrik görünen, sınırları düzensiz olan, kendi
içerisine farklı renkler içeren ve 6 mm den büyük çaplı renkli benler ise
tehlikeli kabul edilip incelenmesi gerekir.
KİMLER ETKİLENEBİLİR ?
M.M. her yaş grubunda görülebilen bir deri kanseridir; ancak özellikle 20 li
yaşlardan sonra görülmeye başlar. Çocuk yaş grubunda nadir görülür. Görülmesini
arttıran faktörleri vardır. Özellikle açık tenli ve/veya mavi gözlü olmak, sarı
veya kızıl saçlı olmak, güneşle fazla temas, ailede veya kendisinde displastik
nevüs sendromu hikayesi, ailede veya bireyin kendisinde M.M. öyküsü, vücutta 20
nin üzerinde ben olması gibi bazı özel durumlarda kişinin özellikle dikkatli
olması gerekir. Özellikle baş ve boyun bölgesinde görülmelerine rağmen son
zamanlarda kadınların kol ve bacaklarında ve erkeklerin de gövdelerinde görülme
sıklığında bir artış vardır.
MALİNG MELANOM NASIL TEDAVİ EDİLİR?
M.M. un en etkili tedavisi erken tanı ve tedaviden geçer. Bir milimetre
kalınlığın altında yakalanan M.M. larda yaşama oranı yeterli tedavi ile % 100
lere ulaşmaktadır. Erken tanı için aylık periyotlarla kişilerin kendi
vücutlarını muayene ederek yeni oluşan lezyonların hızlı şekilde farketmek ve
bir uzmana danışmaktir. Tedavide en önemli basamak lezyonun ilk çıkarıldığında
yeterli genişlikte ve derinlikte çıkarılmasıdır. Toplumumuz içindeki yanlış
birtakım inanışlardan dolayı (beninle oynama veya oynatma kanser olursun vb.)
maalesef hastalar doktorlara geç gelmekte ve tedavi sonuçları bu durumdan
olumsuz etkilenmektedir. Çünkü M.M. için geç kalındıgında tedavi ve sonuçları
erken aşamada olduğu gibi yüz güldürücü değildir. Geç olgularda cerrahi sonrası
bölgesel lenf bezlerinin temizlenmesi, bölgesel veya sistemik kemoterapiler
veya immunoterapiler gibi ilave tedavi yöntemleri de vardır.
''Ben'' sözcüğü, yaşamdaki en önemli sözcüklerden biridir. Bedensel
kimliğimizi ifade ettiği gibi ruhsal kimliğimizi, dürtülerimizi,
megalomanilerimizi de ifade eden, derin anlamları olan, psikiyatri biliminde ve
edebiyatta da çok önemli yeri olan bir sözcüktür. Oysa deri üzerindeki ''ben''lerden
söz edildiğinde anlamı da, yerleşimi de bu kadar derin değildir. Halk arasında
derideki pek çok oluşuma ''ben'' adı verildiği halde bizim için önemli olan
benler, renk hücrelerinin (Melanosit) biraraya gelerek oluşturduğu açık
kahverenginden - gri veya siyaha kadar değişebilen renkteki oluşumlardır.
Bazen, deri düzeyinde kabarık olabilirler. Bu benleri önemli kılan deri
üzerinde görülen kanserlerin en habisi olan ''Malin Melanoma'' adlı kansere
dönüşebilmesidir. Bu benlerin bir kısmı doğumsal iken, bir kısmı da sonradan
ortaya çıkabilir. Halk arasında doğumsal olanların emniyetli olduğuna dair bir
kanı varsa da bu tamamen yanlıştır. Aynı tehlike doğumsal olanlarda da vardır,
hatta biraz daha fazladır. Doğumsal olanların bir kısmı büyük boyutlarda ve kabartılıdır
(Dev nevus). Bunlarda kanserleşme oranı daha fazladır ve çok dikkatle
izlenmelidir. Çarpma, vurma, kesme ve benzeri zedelenmeler, her türlü benin
kanserleşme olasılığını artırır. Sonradan oluşan benlerin, gelişiminde kalıtsal
zeminin yanısıra en önemli etken güneş ışığıdır. Özellikle kısa sürede alınan
yüksek doz güneş ışını ve oluşan güneş yanıkları ben artışını hızlandırdığı
gibi, kanserleşme olasılığını da artırır. Her bir güneş yanığı tehlikeyi daha
çok arttırır ve özellikle çocukluk yaşlarındaki güneş yanıkları daha
tehlikelidir. Bu nedenle benlerin artış ve kansere dönüşünü engellemek için
güneşten iyi korunmak gerekir. Genellikle 0.5 cm'nin üzerindeki benlerde
tehlikenin olduğu ve boyut büyüdükçe tehlikenin arttığı kabul edilir. Benlerin bir
Deri Hastalıkları Uzmanı tarafından görülüp değerlendirilmesi gerekir. Varolan
benler üzerindeki hızlı değişiklikler, olumsuz bir değişimin habercisi
olabilir. Özellikle 1-2 ay içerisinde olan hızlı değişiklikler önemlidir. Hızlı
büyüme, hızlı renk değişiklikleri ve hızlı şekil değişiklikleri ciddi uyarıcı
belirtilerdir. Ayrıca benin üzerinde bir kanama, şişme, kızarma, şiddetli
kaşıntı da uyarıcı belirtilerdir. Bu tip değişiklikler görüldüğünde hiç vakit
geçirmeden bir Deri Hastalıkları Uzmanına görünmek gerekir. Şüpheli olan ben,
hemen cerrahi olarak çıkarılıp tetkik edilmelidir. Halk arasında çok yanlış bir
şekilde yerleşmiş olan bir kanıya göre benlerin aldırılmasının tehlikeli olduğu
düşünülür. Tamamen yanlış bir düşünce olup, çıkarılan benin kişi için hiçbir
tehlikesi olamaz. Aksine, melanomların erken yakalanması kişinin hayatını
kurtarabilir. ''Ben''lerimize dikkat edelim.
Hayat kaynağı, ısı, ışık ve enerji kaynağı olan, bir zamanlar
adına tapınaklar yapılıp, kurbanlar verilen güneş, son 30-40 yıldır deri
üzerindeki olumsuz etkilerinin farkedilmesinden sonra, sakınılması gereken bir
güç olarak da gündemde yerini almıştır. Yönetici yıldızı güneş olan bir ''Aslan
Burcu'' erkeği olarak güneş hakkında olumsuz şeyler yazmak bana çok zor
gelmekle birlikte, görev sorumluluğum gerçekleri yazmamı emrediyor. Güneş
ışığının deri üzerindeki olumlu etkisi yok denecek kadar azdır. Bazı mikropları
öldürmesi, sedef hastalığı gibi bazı hastalıklara iyi gelmesi olumlu
etkilerindendir. Fakat en yararlı ve en etkileyici yanı sıcak ve aydınlık
yüzüyle verdiği moral etkisi ve çevremize ne kadar iyi yandığımızı ve
tatilimizi nerelerde geçirdiğimizi göstererek hava atma olanağı sağlamasıdır.
Oysa 1950'li yıllara kadar yanık ten yalnız güneş altında çalışanlarda (inşaat
işçisi, çiftçi, balıkçı vb.) görülür ve pek makbul sayılmazdı. Yüz ve kolların
alt kısım veya atletin dışında kalan alanlarda yanık ''amele yanığı'', sol
kolda yerleşeni ''şoför yanığı'', yüz ve el sırtlarında yerleşen ''çiftçi
yanığı'' diye adlandırılırdı.
Yanık ten modasından on yıllar sonra zararlı etkiler daha çok ortaya cıkmış ve
anlaşılmaya başlanmıştır.
Güneş ışığının içerisindeki Ultraviyole (morötesi) bölümü deri üzerindeki
zararlı etkilerin sorumlusudur. Başlangıçta tüm zararlı etkilerden Ultraviyole
B (UVB) Ônin bir sorumlu tutulmuşsa da son zamanlarda UVA'nın da daha düşük
güçte olmakla birlikte aynı zararlı etkilere sahip olduğu farkedilmiştir. Bu
etkiler beyaz ırk için geçerlidir ve ten rengi açıldıkça zarar oranı artar.
Uzun yıllar güneş ışığı altında kalındığında, alınan toplam doza bağlı olarak
deride hasar oluşur, incelme, yer yer lekelenmeler görülür ve daha sonra deri
kanseri oluşur. Bunlar en çok yüz ve dudakta görülür. Aralıklı ve yüksek
dozlarda, ani güneş yanıkları ise (özellikle çocukluk yaşlarında daha çok
etkilidir) bir başka deri kanserine zemin hazırlar. Deride leke ve ben oluşumu
ile bu benlerin bir kısmının kanserleşmesi de söz konusudur. Ayrıca uzun
süreli, yüksek doz güneş ışığı, vücudun bağışıklık sistemini de zayıflatır.
Fakat, hepsinden daha önemlisi derinin erken yaşlanmasına yol açar. Deri, ince,
gevşek, mat, buruşuk, kırış kırış, lekeli ve çabuk zedelenir bir durum alır ki
bu dayanılası bir durum değildir.
Güneşin Zararlarından Korunmanın Yolları ve Bilinmesi gereken ilkeler :
1. Korunma ne kadar erken başlarsa o kadar yararlı olur.
2. Kızarma, su toplama, soyulmalara neden olacak yanıklara hiçbir zaman yol
açılmamalıdır.
3. Kuru ve sık dokulu giysiler iyi koruyucudur.
4. Bulutlu havalarda, gölgede, şemsiye veya saçak altında güneş ışınlarının
%50'sinden fazlası süzülür, yansır ve yine zararlı etkilerini yaparlar.
5. Yüksek yerlerde, denizde, kumda, karada etkilenme daha fazladır.
6. Yüz ve eller için güneşten korunma yalnız tatilde, plajda değil, gündelik
yaşamda, sokağa çıkılırken de yapılmalıdır.
7. Güneşin dik olduğu saatlerde güneş altında mayo ile kalınmamalıdır. Bu
saatler, gün ortasının 2 saat öncesi ve sonrası olarak kabul edilir, fakat
bölgelere gore değişebilir. Pratik olarak saat 11 ile 15 arası sakınılması
uygun olur.
Güneşten korunmak için krem veya losyon şeklindeki koruyucu ürünler kullanılır.
Bunlar, koruma güçlerine göre derecelendirilir ve bu derecelerin adı ''güneşten
korunma faktörü''dür (Sun Protecting Factor = SPF) 1'den 100'e kadar değişik
güçte koruma faktörlü ürünler bulunmaktadır. Kullanımda önemli olan nokta,
ışığın altına çıkılmadan 20-30 dakika önce koruyucunun sürülmesi ve en az 3
saatte bir yenilenmesidir. Yeni ürünler, belli ölçülerde suya dayanıklı olmakla
birlikte, denizde çok uzun süre kalındığında da yenilenmesinde yarar vardır.